Menü
       Ana Sayfa
       Forum
       Dosyalar
       Dökümanlar
       Üyeler
       Önerilen Siteler
       Arama
       Hakkımızda

En Çok Okunan 10 Döküman
 
1 HÛTAME 2010
2 İÇLİK 1978
3 GÖZ AĞRISI 1967
4 EY TALİP 1967
5 Satranç Dersleri 3 1936
6 Satranç Dersleri 6 1894
7 SATRANÇ DERSLERİ - 1 1883
8 Satranç Dersleri 4-5 1876
9 AMAROK 1815
10 Satranç Dersleri 8 1759
 

Son Eklenen 10 Döküman
 
1 BUGÜN 14 HAZİRAN 281
2 BAHŞI 551
3 HAVA-SIZLANMA 538
4 ÖLÇÜ-KADER 666
5 ISSIZLIĞI ÜNLEMEK 866
6 ÇEVRE BENİM 906
7 ÇEVRE ve ŞEHİR 1105
8 BAYRAMINIZ BAYRAM 1288
9 HÛTAME 2010
10 Satranç Dersleri 8 1759
 


En Çok Bakılan 10 Dosya
 
1 Göğekin 1713
2 HAVA-SIZLANMA 519
3 İlhami Çiçek - Münze 354
 

Son Eklenen 10 Dosya
 
1 İlhami Çiçek - Münze 354
2 HAVA-SIZLANMA 519
3 Göğekin 1713
 
 
Kategori:  Mehmet Latif Çiçek  
  HÛTAME
 

                Yanık bir türkünün hücrelerimizi, diplere, ta içerilere gömdüğü zor zamanlardı. Gecenin sabaha gebe olduğunu hüzünle seslendiren şiirlerin, şarkıların umudumuzu tahkim ettiği yıllar. Musa(a.s)ya kutsal TUBA vadisinde ünleyen o lahuti sese yönelmenin, yeryüzünde varlık nedenimiz olduğuna inandığımız zamanlar. Masumiyetin yüzümüzde mahcubiyet olarak tecelli ettiği, dışımızdaki dünya ile gerçekleştirdiğimiz iletişimde, muhataplarımızın kırılganlığını dikkate alarak, duygudaşlık kuracak kelimelerle cümle kurduğumuz bir devirdi. Yunus’un, Mevlana’nın menkıbelerini okurken, maveraya uzanan dallar misali ufkumuzu doldurduğumuza emin olduğumuz zamanlar… Fuzuli’*nin divanından mısralar ezberlemek ve dost sohbetlerinde bağrımızın sönmesine vesile olsun diye, davudi sesle okuyarak sağaltım için ayin yaptığımız… Zulasında aşkı saklayan zamanlar. 

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su
,

(Ey göz! Gönlümdeki ateşlere su saçma.
Çünkü bu kadar tutuşan ateşe su çare olmaz.)

Dünyaya muhkem meydan okumak adına, dik durmak ve dışımızdaki dünyanın anaforlarında savrulmamak adına… Zulme uğrayan kimsesiz biçarelerin, ahı semayı dolduran hâk âşıklarının, bağrını göz ağrısı çekenlere siper etmişlerin dertleriyle hemdert olmak için okurduk. Muktedirlere adil olmaları ve biz ölümlülere de fani olduğumuzu hatırlatması için yazılan Şark İslam klasikleri; Şehname, Kelile ve Dimne, Mukaddime, Bostan ve Gülistan … Adeta el sallardık, Firdevsi, Beydaba, İbn-i Haldun ve Sadi Şirazi’ye... Ruhları aziz olsun, minnettarlığımızı görsünler diye.

        Tarihin masalsı metinlerinden çıkarak, çağımız insanının ıstıraplarını dokunaklı seslendiren Mehmet Akif; kanla yoğrulan bu coğrafyanın toprağından fışkıran feryadı, Yahya Kemal ise şanlı tarihimizin vakarını dillendiren dil ustasıydı. Necip Fazıl; imanın şiire bürünmüş mısralarının bayraktarı, Nazım Hikmet; aykırı, ama haksızlıklara karşı, inandığını çekinmeden gür bir sesle haykırdığı için rejim sürgünüydü. “Kellemin içindeki için kellemi ortaya koymuşum” diyerek gençliğini hapishanelerde çürütmüştü. Nureddin Topçu; fırtınayla, borayla hemhal olan yüreğin ve sükûnet suretindeki isyan ahlakının tunçtan anıtı idi. Cemil Meriç’le irkildik. Tarihi yağmalanan, yok sayılan, hafızasıyla alay edilen bu milletin, zihinleri talan edilmiş nesillerinin dramını, her biri kurşun gibi ağır olan kelimelerden oluşan eserlerinden öğrendik. Muktedirlerin yüz yıldır, çoğu konuda yalanı hakikatmiş gibi belleterek, insanımızın zihin coğrafyasını nasıl enkaza çevirdiğini. Üstattan öğrendik ideolojilerin; Türk aydınının idrakine giydirilen deli gömleği olduğunu. Boğazımız boğum boğum yutkunarak okuduk… Üstünde gezindiğimiz toprağı vatan yapan kavramların anlamının boşaltılarak zihinlerimizi nasıl iğdiş edildiğini. Ve bizler; yani serdengeçtiliği kuşanmış, umarsız gençlerdik.

        Sonra batıyı batı yapan klasikler; Gothe, Jean-J. Rousseau, Balzac, Karl Marks, Emile Zola, Proust, Virginia Woolf, İlyada, Dante, Eflatun, Epiktetos vb.. İnsan ve insanın yeryüzündeki konumuna itiraz eden nice düşünürler. Ve her şey sormakla başladı. Kimi; Tanrı nerede? Olsaydı adalet olurdu sorusuyla isyana methiyeler düzerken, sadece haksızlığa, zulme itirazlarını dillendirdiler. Emek dediler, eşitlik dediler, özgürlük dediler, mülkiyet dediler, mutsuzluk dediler. Ancak sundukları çözüm; -insanı dünya nimetlerinden kısmi olarak faydalandırsa da, evrenselliğinin etrafında dolanan ve sihrin sırrına vakıf olmayı başaramayan düşünceler olarak -,dünyayı yeryüzü cenneti yapmaya yetmedi. Ulaşılması için uğruna onca bedeller ödenen ebedi mutluluk elde edilemedi.  Çünkü “hak” kavramı, coğrafyaya, ırka, dini mensubiyete veya dünyevi zenginliğe göre anlam değiştirdiğinde adaletsizlik ve zulüm kaçınılmazdı. Çünkü insan; sadece üreten ve tüketen hazım aygıtı değildi. Bu yüzden acı hep vardı. Savaşlar hep vardı. Kitabın dediği gibi “Şüphesiz ki insan ziyandadır”. İnsan hep kaybetti. Acıdır ki tarihi adaletle hükmetmeyen muktedirler yazdı, insanlığın onurunu dert edinen ve bir kısmını andığımız, her çağın aydınları emeklerini insandan yana kullansalar da. Ancak kabul etmek gerekir ki hepsi, hak, hukuk, mülkiyet, özgürlük ve insan onuru gibi kavramların bir ucundan tutuyor ve bir payda da buluşuyordu. İnandıkları doğrular insana ve insanlığa yapılan haksızlıklara isyan üzerineydi. Ama sundukları reçete; Yunusun ifadesiyle; “Hepsinden iyisi bir gönüle girmektir” sonucunu getirmiyordu. Çünkü mülkün malikine rağmen, mülkün ebedi sahibi olmak üzerinden işleniyordu zulüm.

        Yaralı bir kuşağın uykusuz geçen geceleri, hüküm geceleri… Akşamın da, sabahın da sahibi olduğu, serazat bir haldi hayatımız. Mülkiyetli cümleler,  mülkün maliki kavramına çarpar, Prodhon’a tebessüm ettirirdi. Hemen hepimiz de Anadolu’nun ücrasından gelen, bağrı yanık, teni yanık yeniyetmelerdik. Hayat hikâyelerimiz yokluk ve yoksullukta benzeşirdi. Bizim gibi umarsızlara hayatı katlanılabilir kılan şey; gerekçelerin ilmek ilmek örüldüğü atlastan bir kumaştı. O kumaşın ipliğine tutunan, o kumaşın örtüsüne bürünenlerin varlık nedeni zulmün kervanına dur demekti. Fırat kenarında kaybolan koyunun hesabını vermekti. Bu yüzden çektiğimiz yokluklar göreceliydi. İblisin yoksul, mümin olmanın yeterli servet sahibi sayıldığına inanırdık ve yüksünmezdik ve tevekkül ederdik. Hayatımızın kaidesi “HAK” kavramı idi. Yeryüzünde hayat bu sütunla Arş’a yükselirdi. Yokluğa, yoksulluğa, zulme, fitneye bu kavram çiğnendiğinde sapılırdı. Hak kavramını yüreklere nakşeden Hakkâk*lar rüzgârın terkisinde yeryüzünü terk etmişlerse, özsuları çekilmiş yüreklerimizi kaç okyanus serinletip, yeşertebilirdi ki?

        Ana sütünden miras ve mezara kadar kâinatı keşfetmenin ve ifade etmenin yol göstericisi olan dilin henüz dilim dilim edilmediği yıllardı.  Çok sular aktı yanımızdan. “Tahammül bir mülktür” düsturuna yaslanarak Hak’kı hâkim kılmanın hayatımızı anlamlandıracağına inanan kuşağımız bir vakte erişti. Mülkiyet sahibi ve muktedir olduk. Dünyaya hak ile nizam verme iddiasında olan bizler dünyevileştik. Bin beş yüz yıllık terazinin tartmadığı kavramları kıble yaptık.  Aşk; kılcal damarlarımızdan çekildikçe, eylemlerimizin duygudaşlık bekleyenlerin hayal kırıklığına dönüştüğünü fark edemedik. Hüsn-ü zan'dan, su-i zann'a geçişimizi olağan karşıladık. Önce nefsimiz aklımızı, aklımızda kalbimizi galebe çaldı. İletişim dilimiz, mülkiyetli cümlelere evirildi. İçinde biz yerine ben geçen kimlikle tanımlamaya başladık kendimizi. Birileri ünlese;

Ey ahali siz HûTAME’yi  bilir misiniz?

 

      Fuzuli    ; Su Kasidesi.

     Hakkâk ; Mühür kazıyan usta.

    Hutame; Hümeze Suresi, 1-..9 Ayet. Mal toplayıp onu hep sayıp duran, arkadan çekiştirip ayıplayana azap  üstüne  (azap verilecektir).4. O, malının, onun (adını) dâim kılacağını zanneder...Allah(c.c)ın tutuşturulmuş  ateşi,  (Yandıkça) tırmanıp, kalplerin ta üstüne çıkan ateşi... Hatm  kökünden gelen hutame; kırıp geçiren, bölüp  parçalayan anlamına gelir. Yedi tabakası bulunan cehennemin  beşinci tabakasının adı hutamedir.

 
  Ekleyen: Mehmet Latif Çiçek Okunma sayısı: 2011
Bu döküman hakkında hiç yorum yazılmamış.
 

 
İstatistikler
Toplam Okunma: 119387
Toplam Üye: 29
Son üyemiz: oğuz alkan
Online kişi: 3
Online üyeler:


Anket

Eklenmis Anket Yok!
  
www.mehmetlatifcicek.com
www.temalar.com