Menü
       Ana Sayfa
       Forum
       Dosyalar
       Dökümanlar
       Üyeler
       Önerilen Siteler
       Arama
       Hakkımızda

En Çok Okunan 10 Döküman
 
1 HÛTAME 2250
2 İÇLİK 2209
3 EY TALİP 2199
4 GÖZ AĞRISI 2194
5 Satranç Dersleri 3 2167
6 Satranç Dersleri 6 2143
7 SATRANÇ DERSLERİ - 1 2110
8 Satranç Dersleri 4-5 2110
9 AMAROK 2063
10 Satranç Dersleri 8 2014
 

Son Eklenen 10 Döküman
 
1 BAYRAM 0
2 Kemal Çiçek 192
3 BUGÜN 14 HAZİRAN 485
4 BAHŞI 793
5 HAVA-SIZLANMA 744
6 ÖLÇÜ-KADER 865
7 ISSIZLIĞI ÜNLEMEK 1108
8 ÇEVRE BENİM 1092
9 ÇEVRE ve ŞEHİR 1288
10 BAYRAMINIZ BAYRAM 1492
 


En Çok Bakılan 10 Dosya
 
1 HAVA-SIZLANMA 748
2 İlhami Çiçek - Münze 585
 

Son Eklenen 10 Dosya
 
1 İlhami Çiçek - Münze 585
2 HAVA-SIZLANMA 748
 
 
Kategori:  Mehmet Latif Çiçek  
  İÇLİK
 

          Yeryüzünün ilk cinayetini işleyen Kabil ile başlar insanın yalnızlığı. İnsanlık tarihi, Habillerin masumiyeti ile Kabillerin muktedirliği arasındaki dilemmanın tarihidir. Kabil bu dramdan kurtulmak için akıl ederek tövbe etmeyi değil, hayatını yalnız bir muktedir olarak sürdürmeyi seçmiştir. Çünkü güç; insan doğasında var olan, malik olmak ve hükmetme duygusunun tecessüm etmiş hâlidir. İçinde iyiliği de, kötülüğü de ve hasetliği de barındırır ama paylaşılmaz. Benlik duygusunun başatlığıdır. Bu o kadar böyledir ki Yavuz Sultan Selim Han gibi bir hükümdar “bu âlem-i dünya iki cihangire az, bir padişaha kifayet edecek kadar vasî (geniş) değil” diyerek, insandaki hükümranlık isteğinin yeryüzüne sığmazlığını ve paylaşılmazlığını özetlemiştir. Bu anlayış hak kavramını dışarıda bıraktığında, muktedir olmak için mülkiyeti elde etmenin nihai hedef olduğu ve dünyadaki her varlığın, bu hedefe hizmet için var olduğu fikrini insanlığa inandırmaya çalışmıştır. Tarih bu anlayışın yeryüzünü nasıl yağmaladığının tanığıdır.

          Din; insanın muktedir olduğunda ihtirasının zulme yol açmamasını, ancak adalet kavramını hayatın merkezine koymasıyla mümkün olabileceği şartını koşmuştur. Muktedir olmak için her yolu mubah görüp, adil olmayan usullerle gücü ele geçirenlerin, kendilerini ilah sayıp,  haddi aşarak, yeryüzünü nasıl cehenneme çevirdiklerini,  bırakın tarihi bugün bile TV’lerden her gün seyretmekteyiz. Bu yüzden hükmettikleri milyonlara rağmen dünyanın bütün muktedirleri yalnızdır. Bu anlamda Habil; akıl etmenin, şükretmenin ve tövbe etmenin temsilcisi ise, Kabil; reddedilmenin ruhunda açtığı ezikliği, muktedir olarak kapatacağı inancıyla kardeşini bile yok edecek bencilliğin atasıdır. Mülkiyet duygusu insanda merhamet ve adalet kavramını körelttiği ölçüde kıskançlığı da besler. Tarih boyunca insanın trajedisi de burada saklıdır. İnsan, ömrünü ölümlü dünyada, kaybedeceği kesin olan iktidarı elde etmek ve elde ettiğini korumak için muhafazakâr olma açmazına düşerek doldurur. Muhafazakârlık; sahip olunan dini, siyasi, mesleki veya ırka bağlı bir konum değil, aksine insanın malik ve muktedir olma durumuna bağlı bir hâldir. Hükümranlıklarını korumak zorunda oldukları için bütün muktedirler muhafazakârdır. Zihin dünyasında katmanlaşmış eziklik duygusunu dış görünüşlerindeki azametin arkasında içlik gibi saklarlar. Çünkü mahremiyet aleniyete dökülürse güç sahibi kendisini çıplak ve savunmasız hisseder.

          Dinî ve felsefi söylemler, dünyanın yaşanılır bir yer olması için insana iradesi ile ömrünün her anında hak, adalet, emek, paylaşmak vb. kavramları seçmesini ve hayatını bunlara göre düzenlemesini yükümlü tutmaktadır. Bu yükümlülüğün birinci adımı tevazudur ve övülmüştür. Tevazu; bir canın yaşadığı ıstırabın, uğradığı zulmün, çektiği cefanın ve gösterdiği sabrın bir sadaka olarak yüze tebessüm şeklinde yansımasıdır. Mütevazı kişi nefsini surla kuşattığı kalede koruyan ve benlik duygusunu âleme faş etmeyendir. Çünkü insan, kendisine kendisini sürekli hatırlatmazsa insanlığından utandıran ve uzaklaştıran çeldiriciler-in tuzağına düşer. Kendine hayatı zindan ettiği gibi yeryüzünü de cehenneme çevirir. Bir göz kırpması kadar süren ömrü “keşke” li kurulan cümlelerle tamamlar. Mülk edinmek uğruna, hayat yolunu, bıçak sırtında, yara bere içerisinde sürdürür. İnsanın nihai maksadı olan ebedi huzura ulaşmak ve malik olmak adına, tahripkar olarak ömrünü tamamlaması ne yaman bir çelişkidir. Ne çare ki hayat çelişkilerimizle yüzleşme fırsatını her zaman vermez.

           Mülkiyetin muhafazakârlıkla kutsandığı ve elde etmenin ancak devlet gücüne dâhil olmakla mümkün olduğu bu coğrafyada Osmanlıdan bu yana koşullar ve kurallar değişmemiştir. Osmanlı Devleti’nde bireyin büyük mülk sahibi olması, devlete yakınlığı aracılığı ile kurduğu ilişkilere göre olabiliyorken, Cumhuriyet Dönemi’nde de bu anlayış miras olarak devralınmıştır. Cumhuriyet ve demokrasinin özgürlük alanındaki hukuki kazanımlarına rağmen insanımız, günümüzde kolektif hâle gelen öksüzlük ve ezilmişlik duygusunu kapalı guruplar üzerinden, yerel iktidarlara dönüştürmüş örgütlere sığınarak ötelemektedir. Osmanlıda en büyük kapalı gurup olan devlete kul olan insan cumhuriyetle birlikte, devlete, siyasi partilere veya dini örgütlere bir anlamda kul olmuştur. Dışarıdan özgürleşmiş gibi görünse de kulluk alanı genişlemiştir. Bu konuda, cumhuriyetin kuruluşunda, yeni rejime nüfuz eden mütegallibeyi-zorba- anlatan romanlar, piyesler, öyküler edebiyatımızın klasikleri arasındadır ve okuyanların malumudur. Günümüzde, şehirleşen modern kapalı gurupların içerisinde, kendisine iradesi ile alan açmaya çalışan insanların öykülerini anlatan eserler de yazılmaya başlanmıştır. Muhafazakarlığı, dinî değerler üzerinden pazarlayarak taban oluşturan kapalı guruptaki ezik kahramanın, bir cemaat içerisinde, samimi duygularıyla nasıl mücadele ettiğini, ama hayal kırıklığına uğradığını, bu kapalı gurup yöneticilerinin insanımızın saf, samimi niyet ve duygularını kutsal kavramların arkasına saklanarak, nasıl istismar ettiklerini ve mülk sahibi olarak kendilerini nasıl iktidara taşıdıklarını romancı-yazar Mustafa Everdi  “DAVA KIRAN” adlı romanında(¹) çok güzel anlatır.

           Bu topraklarda düzen; mensuplarına çeşitli düzeyde ayrıcalıklar tanıyarak büyüyen ve bu ayrıcalığı diğer kapalı guruba karşı - maddi veya manevi-üstünlük olarak pazarlayan kapalı gurupların zorunlu koalisyonu gibi varlığını sürdürmektedir. Sahip olduğu cevheri ve iradeyi yok sayarak, dünyadaki istikbalini mensubu olduğu kapalı gurubun iradesine bağlayanlarla, hem bu dünyalığını, hem de öte dünyasındaki beklentilerini, mensubu olduğu cemaatin veya örgütün iradesine bağlayanların farklı dünya görüşüne sahip olduklarını iddia ettikleri bir ülkedir Türkiye. Bireyin, içinde yer aldığı gurubun iradesine karşı geliştirdiği her tutum ve tavır- bu siyasi parti veya cemaat de olabilir- dışlanması için yeterli neden olmaktadır. Demokratik kültür dediğimiz olgu, ülkemizde hâlâ dünyevi sorunlarla metafizik kaygıları, özgür iradesi ile irdeleyen bireylerin seçimini meşru sayan düzeye gelmeden, kapalı gurupların insan iradesine koyduğu ipotek de kalkmayacaktır.

             Unutulmamalıdır ki; adına yemin edilen zamanın harcıyla örülen ve Levh -i Mahfuz’da kayıtlı hayat bir hikayedir. İsrafil surunu hikâye sahiplerinin huzura durması için üfleyecektir.

23.08.2013

 

(¹) Mustafa Everdi, DAVAKIRAN, Beyan Yayınları, İstanbul, 2012

 
  Ekleyen: Mehmet Latif Çiçek Okunma sayısı: 2210
Bu döküman hakkında hiç yorum yazılmamış.
 

 
İstatistikler
Toplam Okunma: 137955
Toplam Üye: 32
Son üyemiz: Karangu
Online kişi: 5
Online üyeler:


Anket

Eklenmis Anket Yok!
  
www.mehmetlatifcicek.com
www.temalar.com